Su ve Sağlık ve Blok

Su ve Sağlık

Hürriyet : Prof.Dr.Osman MÜFTÜOĞLU Uyarıyor! Su Arıtma Cihazları Kullanılmalı.


İstanbul'un su sorunu günden güne artıyor. Sadece İstanbul değil, tüm Türkiye'de kirlilik ve su sıkıntısı gündemde. Hastalıklar artıyor, tehlike büyüyor. Peki ne yapılmalı, kirlilik önlenebilir mi? Bu sorun çözülebilir mi? Prof. Dr. Osman Müftüoğlu konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Suyunuza dikkat!

Her şeyin başı olarak düşündüğümüz sağlık ve insanın en çok ihtiyacı olan su…

Prof.Dr.Osman Müftüoğlu “YAŞASIN HAYAT” adlı kitabında sağlıklı bir su içmenin koşullarını açıklıyor.

”Evlere monte ettireceğiniz “ters ozmos” su arıtma sistemiyle şehir suyunu arıtarak elde edeceğiniz suyu güvenle içebilirsiniz.”

“ Sağlığınız için her gün en az 2 litre güvenilir kaynak suyu ya da filtre edilmiş su içmelisiniz. Ters osmos (reverse osmosis) yöntemiyle filtre edilmiş su arıtma yöntemi en güvenilir olanıdır.”

İNSANLAR EVDE NE YAPMALI NASIL ÖNLEM ALMALI

Damacana suların sağlıklı olup olmadığı senelerce çok tartışıldı. Bu konuyla ilgili ciddi kaygılar var. Koşullar doldurum şekillleri ve nerede bekletildikleri çok önemli. Doldurum temiz olsa bile, bir damacana güneş altında bekletilirse, plastikler zararlı hale gelebiliyor veya suya zararlı maddeler karışabiliyor.

SU ARITMA SİSTEMİ KULLANILMALI

Benim önerim, apartmanda oturan insanların toplanarak çok pahalı olmayan su arıtma sistemlerini kurmaları ve kullanmaları. Bu arıtma sistemlerine güvenmeli ve kullanmalı. Bu sistemi alamayacak insanlar ise suyu kullanmadan evvel kaynatmalı ve daha sonra kullanmalıdır.

 Müftüoğlu, Türkiye genelinde çok ciddi bir susuzluk sorunu olduğunu ve gerekli önlemlerin alınmaması halinde sorunun çok daha fazla büyüyeceğini belirterek şöyle dedi:

Nüfus sayısı arttıkça, su kullanımı fazlalaştıkça sorun daha da büyümekte. Arıtılan suların çok süratli olarak ve dinlendirilmeden kullanıma sunulması bu sorunu ortaya çıkarıyor.

Melen Çayı'nda da bu sorun ortaya çıkıyor. İstanbul'un barajlarına Düzce'den kanalizasyon pompalanması, İzmir'de arsenik içeren suların kullanıma sunulması çok ciddi sorunlardır. Gerekli önlemleri almazsak, eğer bizler birer savaşçı olmazsak şimdi suyumuzu kaybederiz, daha sonrada havamızı ve çevremizi kaybederiz. Belediyelerin de bu konuda daha açık sözlü olmaları ve sorunu gizlemekten çok sorunu ortaya çıkarmalı ve çözüm üretmeleri gerekir.

SADECE İÇMEK DEĞİL, YIKAMAKTAN DA MİKROP KAPABİLİRİZ

Musluktan su içmemek sounu bitirmiyor. Meyve sebzeleri yıkadığımız su dahi kirliyse o mikroplar yine vücuda girecektir.

SU OLMAZSA OLMAZDIR

Su sağlık açısından çok önemlidir ve olmazsa olmazımızdır. İnsanın hayatını sürdürebilmesi ve sağlığını korulabilmesi için bol su içmesi gereklidir. Suların içeriği hep aynıdır. Önemli olan içindeki maddelerdir. Suyun mineral ve organik yapısının sağlıklı olması gereklidir.

DEPREMLER YERALTI SULARINI ETKİLİYOR

Türkiye'de diğer önemli bir konuda yeraltısuları. Türkiye'nin deprem bölgesi olması, yeraltı sularını da etkiliyor. Depremler, suyun mineral yapısını değiştirebiliyor. Bu konuya fazla dikkat çekilmiyor ancak, bugün arsenik seviyesi normal olan bir suyun 1 sene sonra seviyesi yükselmiş olup zararlı bir su haline gelebiliyor.

İshal vakaları günden güne artıyor. Bu kirlilik önlenmezse bu sorun daha çok büyüyecek ve başka hastalıklara da yol açacaktır.

Bundan birkaç sene önce çok bilinenve çok tarihi bir yerin, Orta Anadolu'ya ait suyun yapısında değişiklik tespit edildi. Yani sağlıklı olan bir suyun zaman içerisinde yapısının değişip zararlı hale gelebiliyor.

SAĞLIK BAKANLIĞI ACİL ALARM VERMELİ

Sağlık Bakanlığı bu konuda acil alarm vermeli, işin ciddiyetini halka anlatmalı ve acil önlemler alınmalıdır. Böyle giderse bugün suyumuzu, yarın çevremizi kaybedebiliriz.

SIKINTILAR GÖRMEZDEN GELMEMELİ

Su sıkıntısı arttıkça belediyeler sıkıntılar görmezden geliyor ve sorunu halktan gizlemeye çalışarak en büyük hatayı yapmaktadır. Belediyelerin en kısa zamanda önlem alması gerekmektedir. Suyun dağıtımları ve kullanımı ile denetimler artmalı ve sıklaştırılmalıdır.

Suyun Önemi

SUYUN HAYATIMIZDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
Su, canlıların hayatını sürdürmesi için gerekli olan ve bu sebeple hayati önem taşıyan, dünya üzerindeki en mucizevi maddedir. Fiziksel olarak incelendiğinde, kokusuz, renksiz ve tatsızdır. Suyun canlılar üzerindeki özellikle de insan yaşamındaki önemi çok büyüktür.

İnsan vücudu büyük oranda sudan oluşmaktadır. Vücudumuzdaki su oranı yasam sürecimiz boyunca değişim göstermektedir. Yeni doğan bir bebekte vücut ağırlığının %75’i sudan oluşmakta iken bu oran çocuklarda %70, yetişkinlerde %60 ve yaşlılarda %50 şeklindedir. Yetişkin bir insan, bir kısmı yiyeceklerden karşılanmak üzere günde 2-3 litre suya ihtiyaç duyar.

Suyun insan yaşamındaki önemini, kısaca aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

a) Su biyolojik bir çözücüdür ve bu çözücü rolüyle vitaminlerin ve minerallerin hem vücutta taşınmasını, hem de çözülmesini sağlar.

b) Su vücut sıcaklığının düzenlenmesinde çok önemli bir rol oynar.

c) Derinin nemlenmesinde, toksinlerin atılmasında ve vücudun temizlenmesinde temel bir görev üstlenir.

d) Böbreklerin çalışmasını kolaylaştırır.

e)Kayganlaştırıcı bir madde olması nedeniyle birçok organın gerektiği gibi çalışmasını sağlar.

Suyun insan vücudundaki rolü ise aşağıdaki gibi sıralanabilir:

• Beynin % 75’i sudur. (Orta derecede susuz kalmak, baş ağrısı ve baş dönmesine yol açabilir.)

• Su nefes almak için gereklidir.

• Vücut sıcaklığını düzenler.

• Tüm hücrelere besin ve oksijen taşır.

• Kanın % 92’si sudur.

• Nefes almak için oksijeni nemlendirir.

• Hayati organları korur ve yastık görevi görür.

• Gıdayı enerjiye çevirmeye yardımcı olur.

• Besinlerin emilimine yardımcı olur.

• Atıkları uzaklaştırır.

• Kemiklerin % 22’si, kasların % 75’i sudur.
 

 
Tüm bunlara ek olarak su, insan vücudundaki karbonhidratların, yağların tümünü, proteinlerin yarısını oluşturur. İnsan vücudundaki suyun %10'unu yitirirse, yaşamı tehlikeye girer.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, tüm dünyada suyun önemini vurgulamak amacıyla; 1993 yılında, 22 Mart tarihini "Dünya Su Günü" olarak ilan etmiştir.

Çeşitli Amaçlarla Kullanılan Su Çeşitleri
 
Su deyince, aklımıza genellikle içme suyu gelir. Ancak su, aşağıdaki gibi başlıca çeşitlere ayrılabilir:

Şişe Suyu: Güvenli ve uygun antimikrobik maddeler haricinde hiçbir madde ilave etmeden doldurulmuş, şişelerde veya başka kaplarda muhafaza edilen, insan tüketimine uygun sudur.

Artezyen Suyu veya Artezyen Kuyu Suyu: İçerdiği su seviyesi yeraltındaki su katmanının en üst seviyesinden yüksek olan ve sınırlandırılmış su katmanı olarak adlandırılan su katmanını delerek elde edilen kuyu suyudur.

Yeraltı Suyu: Yer yüzeyinin altındaki doygun su katmanında bulunan, basıncı atmosferik basınca eşit veya daha fazla olan sudur. Yüzey suları ile doğrudan etkileşim içinde değildir. 

Maden Suyu veya Mineralli Su: Jeolojik ve fiziksel olarak koruma altında tutulan yeraltı sularından kuyu açılarak veya kaynaktan doldurularak elde edilmiş, çözünmüş katı madde içeriği toplam 250 ppm’den daha az olmayan sulardır. Çözünmüş mineral tuzları, elementler ve gaz içerirler. Mineralli suları diğer sulardan ayıran özellik, kaynağından elde edildiği anda spesifik miktar ve oranlarda mineraller ve iz elementler içermeleridir. 500 ppm’den daha az mineral içerenlere “düşük mineralli su”, 1500 ppm’den daha fazla içerenlere “yüksek mineralli su” denir. 

İşlenmiş İçme Suyu: İçme Suyu, jeolojik koşulları uygun jeolojik birimlerin içinde doğal olarak oluşan, bir veya daha fazla çıkış noktasından sürekli akan veya teknik usullerle çıkarılan ve Bakanlıkça uygun görülen dezenfeksiyon, filtrasyon, çöktürme, saflaştırma ve benzeri işlemler uygulanabilen ve parametre değerlerinin eksiltilmesi veya arttırılması suretiyle elde edilen, etiketleme gerekliliklerini karşılayan ve satış amacı ile ambalajlanarak piyasaya arz edilen yer altı sularıdır.
İşlem görmesi sebebiyle bu sular doğal olarak değerlendirilmez.

Gazlı Şişe Suyu: İşlendikten ve karbondioksiti yerine konduktan sonra kaynağından elde edildiği andakiyle aynı miktarda karbondioksit içerir hale getirilmiş olan sudur. 

Steril/Sterilize Su: Sterilite testlerinin gereklerine uygun olarak üretilmiş sudur. 

Kaynak Suyu: Kaynak suyu, jeolojik koşulları uygun jeolojik birimlerin içinde doğal olarak oluşan, bir veya daha fazla çıkış noktasından yer yüzüne kendiliğinden çıkan veya teknik usullerle çıkartılan ve Sağlık Bakanlığı'nın yayınladığı İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkındaki Yönetmelikte izin verilenler dışında her hangi bir işleme tabi tutulmaksızın nitelikleri tanımlı, etiketleme gerekliliklerini karşılayan ve satış amacı ile ambalajlanarak piyasaya arz edilen yer altı sularıdır.
 


Kuyu Suyu: Yeraltı su tabakasına (aquifer) sondajla, delerek veya başka türlü açılan deliklerle ulaşılarak elde edilmiş sudur.
 
Yukarıda sayılanların dışında, günlük hayatta çeşitli amaçlarla kullandığımız bir diğer su çeşidi de çeşme suyudur. Diğer adıyla şehir şebeke suları genellikle nehir, göl ve baraj suları gibi yüzeysel sulardan elde edilirler. Bu sulara sanayi ve tarımda kullanılan toksit maddeler, gübreler, deterjanlar, evsel atıklar, lağım suları gibi mikrobiyolojik kirliliğe yol açan kirleticilerin karışma olasılığı oldukça yüksektir. Şebeke suları mikrobiyolojik güvenliğin sağlanması amacıyla genellikle klor bazlı dezenfeksiyon işlemine tabi tutulur. Kaynak suları ise yeraltından çıkması nedeniyle bu kirlenmelere karşı önemli ölçüde korunmuştur.

Hijyen ve sağlık açısından karşılaştırdığımızda, çeşme suları ile doğal kaynak/mineralli sular, suyun kaynağı, gördükleri işlemler, dağıtım şekli gibi birçok açıdan farklıdır. Doğal kaynak suları, Sağlık Bakanlığı’nın yönetmelikleri uyarınca ve çok sıkı denetim altında şişelenmektedir. Bu nedenle halk sağlığı açısından bir risk taşımadığı yönünde Sağlık Bakanlığı’nın güvencesi altındadır. Çeşme suyunda bu şekilde güçlü bir güvenceden bahsetmek mümkün değildir.

Susuzluğu Gidermenin Yolları ve Önemi
 
Gün içinde vücudumuzun kaybettiği suyu geri kazanmanın en sağlıklı yolu ve en önemli su kaynağı suyun kendisidir. Birçok sıvı ile vücut ihtiyacı karşılansa da suyun kendisi susuzluğu gidermesi ve vücut fonksiyonlarını düzenlemesi bakımından en sağlıklı yoldur. Su ihtiyacımızı karşılayacağı düşüncesiyle içilen kahve, çay, kola gibi içecekler; idrar söktürücü maddeler içerdiklerinden bunlar, içildiğinde vücuttan atılan idrar miktarının artmasına ve vücuttan su kaybına neden olurlar. Bu nedenle suyun yerini başka hiçbir içeceğin tutması mümkün değildir.

İnsanların içmeleri gereken su miktarı vücut ağırlığına ve aktivitelerine göre değişmekle birlikte, T.C. Sağlık Bakanlığı Beslenme ve Fiziksel Aktiviteler Başkanlığı tarafından vücutta oluşan zararlı maddelerin atımını sağlamak ve vücut sıvı dengesini koruyabilmek için günde 8-10 bardak su tüketilmesi önerilmektedir. 

Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA)’nin Mart 2010 tarihli Su için Beslenme Referans Değerleri ile ilgili bilimsel görüşünde; “Su hemen hemen tüm vücut fonksiyonları için gereklidir ve termoregülasyon (vücudun ısı düzenlemesi) için özellikle önemlidir. Vücuttaki su kaybını dengeleyen ve gerekli hidrasyonu sağlayan su tüketimi, sağlık ve yaşam için vazgeçilmezdir.” denilmektedir.

Bu görüşte EFSA, normal aktivite ve sıcaklık koşullarında yetişkin bir kadın için günde 2 litre, yetişkin bir erkek için ise günde 2,5 litre su tüketimini önermektedir. EFSA, katı yiyecekler ile bu ihtiyacın sadece %20 sinin karşılanabileceğini söylemektedir.

Sağlığımız için yukarıda saydıklarımızın yanında, tükettiğimiz suyun belli başlı ne gibi kriterler taşıması gerektiğine ve suyu muhafaza koşullarına da mümkün olduğunca dikkat etmemiz gerekir.
 
İçme Sularında Tüketicinin Dikkat Edebileceği Başlıca Hususlar

Günlük olarak tükettiğimiz suları, evlerimizde veya işyerlerimizde mikrobiyolojik ve kimyasal yönlerden tam anlamıyla kontrol etmemiz mümkün değildir.

Bu olanaklar çerçevesinde, yapabildiğimiz ölçüde fiziksel yollarla ve su ambalajının etiketindeki bazı değerleri kontrol ederek, sağlımıza katkıda bulunabiliriz.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; suyun ambalajlanmasında kullanılan pet şişeler, sağlığa zararlı değildir. Pet şişelerin ana ham maddesi, PET (polyethylene terephthalate) tir. PET, gıda sektöründe tüm dünyada birçok üründe güvenle uzun yıllardan beri kullanılan bir ambalaj malzemesidir. PET üretimi sırasında kullanılan maddeler ısı ve güneş ışığının etkisiyle insan sağlığına zarar verebilecek hale gelmez, güvenli kalmaya devam ederler.
 


a)   Suyun Başlıca Fiziksel Özellikleri

Tüketiciler, birçok açıdan şişelenmiş sulara güvenebilirler. İlk başta şişelenmiş sular Sağlık Bakanlığı tarafından düzenli olarak analizlerle denetlenmektedirler.

Bunun dışında, su kapaklarının sıkıca kapalı olduğuna dikkat edilmelidir. Etiket bilgilerinde Sağlık Bakanlığı izin tarih numarası bulunmalıdır.
Suyun rengi berrak olmalı, bulanık, yeşilimsi olmamalıdır. Etiketi solmuş, şişe şekli bozulmuş sular satın alınmamalıdır.

b)   Suyun pH’ı
 
pH bir sıvının içerisindeki H+ iyonları ile OH- iyonları miktarıyla ölçülen bir tanımdır. 0 ile 14 sayıları arasında değerlendirilir. Ph’ın 7 oluşu nötr olarak değerlendirilir. pH’ı 7’nin altında kalan sular asidik, 7’nin üzerindeki sular ise bazik olarak değerlendirilir.

Doğal Kaynak Sularında yönetmelik pH 6,5–9,5 arasında olmasını uygun görmektedir.

Doğal Mineralli Sularda ise, yönetmelikte pH için bir limit değer belirtilmemektedir.

c)    Suyun Sertliği

Sertlik, su içinde çözünmüş minerallerin (kalsiyum, magnezyum, demir, mangan gibi) varlığının sonucudur. Bu minerallerin miktarları suyun sertliğini belirlemektedir. Suların sertliği halk arasında ‘kireç’ olarak da bilinmektedir.

Sertlik/yumuşaklık içilebilir sular için bir kalite parametresi ya da göstergesi değildir ve tüketicinin damak zevkine, alışkanlıklarına bağlıdır. Yönetmeliklerde sertlik için bir limit tanımlı değildir.
İnsan sağlığı için gerekli olan kalsiyum, magnezyum gibi mineraller günlük olarak vücuda alınmalıdır ve sularımız doğal yapısı sayesinde buna destek olmaktadır.

Tüketilecek Suyun Muhafazası

Su tüketiminde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise, suyun tüketilecek ortamlardaki muhafazası ve muhafaza sırasındaki hijyenik şartlardır.

Bu sebeple, sular serin ortamlarda, güneş ışığından uzak ve kuru ortamlarda saklanmalıdır. Etrafında suya ve ambalaj maddesine etki edecek kokulu maddeler bulundurulmamalıdır.

Ürün açıldıktan sonra dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri ise; damacana sularda yaygın olarak kullanılan pompaların temizliğidir. Sık temizlenmeyen, belli aralıklarla değiştirilmeyen pompalar suda mikrobiyolojik üremelere sebep olabilir ve suyun mikrobiyolojik kalitesini düşürebilir.
 
 

Pompa Kullanımında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

·Pompa damacana üzerinde iken kullanım sonrasında ağız kısmındaki tıpa mutlaka kapalı tutulmalıdır.

·Pompalar damacanadan başka damacanaya aktarılırken koku ve kirlilik kontrolü yapılmalıdır ve temizlenmelidir.

·Kullanılan pompaların gıdalarla temas edebilecek malzemeden yapıldığına dair üretim izinleri bulunmalıdır.

·Kullanılan pompaların mümkünse her damacana değişimde temizlenmesi ve en geç 1 sene içerisinde de değiştirilmesine özen gösterilmesi gerekmektedir.

Kullanılan Pompanın Temizliği

·Pompanın sökülebilen parçaları ayrılır.

·Parçalar 50°C deki sıcak suda 10 dakika bekletilir.

·Fırça yardımıyla parçalar temizlenir.

·Diğer yanda bir kaba sıcak su konulur.

·Sökülen su pompasının alt kısmı sıcak suyun içine daldırılır, suyun çekilmesine başlanır. Bu işlem kaptaki su bitene kadar yapılır.

·Parçaların ve ana parçanın temizliğinden emin olunduktan sonra yerlerine monte edilir.

·Pompanın dış yüzeyi de sıcak su kullanılarak temizlenir.

Alkali Su Ve Diyet

ALKALİ(PH 8) OKSİJENLİ SUDA KANSER HÜCRELERİ CANLANAMIYOR


Nancy, Kanser Alternatif Vakfının kurucusu

1930'lu yıllarda ilginç bir doğal kanser tedavisi, kansere hemen hemen her kanser için basit, etkili bir cevap olarak önerildi. Bu tedavi yaklaşımı, tıbbi ya da bilimsel topluluk tarafından alternatif ya da deneysel ya da hatta tehlikeli [i] olarak kabul edildiği için iyi bilinmemektedir ve bu yüzden öncelikle ana akım basının dışındaki karanlık yayınlarda görülmektedir.

Bu tedavi yaklaşımı alkalin terapi veya pH terapisi olarak adlandırılır ve kısmen kanserlerin önemli bir insidansı olmadan kültürlerin gözlemlerine [ii] ve kısmen de hücresel metabolizma ile ilgili bilimsel gözlemlere ve deneylere dayanmaktadır. [III]

PH terapisinin prensipleri çok basittir. Kanser hücrelerinin metabolizması, hücresel proliferasyon (mitoz) için 6.5 ila 7.5 arasında çok düşük bir pH toleransına sahiptir. Bu nedenle, iç kanser hücresi pH'sını düşürerek veya yükselterek kanser hücresi metabolizmasına müdahale edebiliyorsanız, teorik olarak kanser progresyonunu durdurabilirsiniz. [IV]  

Kanser hücresinin pH'sının düşürülmesi (asitliği arttırmak) laboratuardaki kanser hücresi mitozuna karşı etkili olsa da, kanserli bir hastanın canlı vücudundaki asit seviyelerinin artması, normal hücrelere baskı yapar ve çok ağrıya neden olur. Dolayısıyla, insanlar için önerilen alkalin terapisi "yüksek pH terapisi" olup kanserli hücrelerin pH'sını 7.5'in üstünde bir seviyeye çıkarırken latent asidozun ortadan kaldırılmasıyla kanser hastasının vücudunun hücre içi pH'sını normalleştirmek için geliştirilmiştir. Yayınlanan araştırmaya göre, normal bir hücresel apoptoz döngüsüne (programlanmış hücre ölümü) dönen pH'dadır. [h]

İdeal olarak, bu yaklaşım alkalin bir diyetle başlar. Doğal şifacılar ve tıp uzmanları arasında kanserli bir hastanın diyetinin değiştirilmesinin birinin kanser teşhisi ile karşı karşıya kalması durumunda oldukça yararlı olduğu konusunda genel bir mutabakat vardır. Önceki bir makalede, her kanserli hastanın, alkalin diyeti ilkelerini kullanarak ileride kanseri tekrarlamasını önlemek ve iyileştirmek için en iyi şansı sağlamak için atması gereken altı adımın ana hatlarını çizdim. [VI]

Aslında bitki esaslı ve turpgiller sebze ve yeşilliklerle birlikte taze sebze ve sebze suları vurgularken öncelikle bitki esaslı ve şeker, süt, buğday ve diğer yüksek gluten tanelerinden ve aşırı meyve tüketimi önleyen alkalin diyet, vücudun hücre içi PH'nın ideal kan pH'sına yakın olması 7.3 / 7.41 - kanser olup olmamanıza bakılmaksızın uzun ömürlülük yolunda önemli metabolik bir başarı! Sebze ve meyvelere dayalı alkalik bir diyet, aynı zamanda bağışıklık fonksiyonunu güçlendiren ve gelişmiş beslenme yoluyla vücuttaki sağlıklı hücreleri destekleyen, kanser çoğalması için optimalden daha az çevre oluşturur.

İkinci adım, iç kanser hücresi pH'sını pH 6.5'in optimal mitoz aralığından 7.5'e, yukarıdaki 8'e taşımak için bazı beslenme mekanizması kullanmaktır; bu, kanser hücresinin ömrünü kısaltır. Savunucuları tarafından tarif edildiği gibi, alkalin tedavisi, çok acı neden kanser asit atık nötralize denilen kendine besleme asidik kanser ile tükenme döngüsü başlar glikoz anaerobik fermentasyonu müdahale kaşeksi ve zaman içinde, remisyonu olabilir. Eğer bu alkalin terapi teorisi doğruysa, kemoterapi, radyasyon veya ameliyat olmaksızın kanseri ele almak ve birincil kanser tedavisi olarak alkalin terapi kullanmak mümkün olmalıdır.

Bu cesur ifade, biraz abstruse bir araştırma grubundan gelmektedir. 1880'li yıllarda Louis Pasteur, hücresel aerobik solunum ve glikoliz üzerine çalışmalarını yayınladı. 1931 yılında Otto Warburg tümörlerin metabolizması ve sonra, onun 1956 kağıt özetlenmiştir hücrelerin solunum, üzerinde yaptığı çalışmalarla Nobel ödülü kazanan Kanser Hücrelerinin Kökeni Üzerine . Kanser üzerine yaptığı çalışmalar Pasteur'un bulguları üzerine genişledi ve solunum yetmezliği ile bir kanser progresyonu için birincil tetikleyici olarak glikoz fermantasyonunun hücresel bir metabolizmasını açıkladı [vii] .

Warburg'un kanser hakkındaki sonuçları, akademik olarak şık oldukları, ancak kanser araştırması yapan bilim camiasının birçoğu tarafından kabul edilmediği için bilim çevrelerinde çok tartışılıyorlardı. 1950'lerin sonundaki kanser araştırmacılarının çoğu, kanser hücrelerinin anaerobik metabolizmasının ve bunlara eşlik eden laktik asit çıktısının bir sebep değil, kanserin bir yan etkisi ya da ek bir etkisi olduğuna inanmaktadır. 1960'lı yıllardan beri kanser araştırmaları, öncelikle kanser nedeni olan genetik sapmalara odaklanmış olup, kanser pH'sı ve bu terapötik yaklaşımlar üzerindeki etkileri göz ardı edilmiştir. [VIII]

Warburg'un çalışması, 1930'lu yıllardan başlayarak kanser hücrelerinin doğası üzerine bir başka araştırma çabası için bir katalizördü. A. Keith Brewer, PhD (fizikçi), enerjilenmiş, oksijenlenmiş hücre zarı ile elemental alım arasındaki ilişkide deneyler gerçekleştirdi; buna karşı kanser hücrelerinin sergilendiği gibi enerjilenmemiş bir durumda hücresel zarlar. Kanser hücrelerinin hücresel mekanizmalarını ve metabolizma değişikliklerini, oksijen eksikliği ya da varlığıyla gösterilen, diğer elementler, özellikle de potasyum ve kalsiyum ile kombinasyon halinde tartışan bir dizi makale yazdı. Kanser hücrelerinin hangi kanser türüne bakılmaksızın bir özellik kazandırdığını belirtti: pH kontrol mekanizmasını kaybettiler.

Brewer'ın kanserle ilgili özet çıkışı, kanserli hücrelerin pH'ını alkaline (7.5'in üstünde) değiştirerek, gelişmek için asidik, anaerobik bir ortama ihtiyaç duydukları için işlevlerinin sona ereceği idi. Diğer bir deyişle, kanser hücrelerinin alkalin, oksijenlenmiş bir duruma itilmesi halinde öleceklerini ileri sürdü. [IX]

Brewer'ın çalışması, kanser vakalarının çok düşük olduğu dünyadaki alanları anlatıyor. Bu alanlar topraktaki ve sudaki alkalileşen mineral konsantrasyonlarını içerir ve bunlar dünyanın diğer bölgelerinden daha büyüktür. Örneğin, Kuzey Pakistan'ın Hunza'sı ve Amerikan Batı'sının Hopi Kızılderilileri hem benzer toprak ve su koşullarını hem de diyet paylaşıyorlar. Sezyum klorür, germanyum ve rubidyumun alkali elemental mineralleri toprakta ve suda çok miktarda mevcuttur. Bu elementlerin yutulması buna bağlı olarak yüksektir. Bu insanlar aynı şekilde yüksek, kuru iklimlerde yaşarlar ve geleneksel olarak taze veya kurutulmuş meyveleri ve tohumları her gün yiyen kayısı bahçeleri yetiştirirler.